Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

Karar

Karar

Sisli gün: rengi kararmış gün

işe yaramaz
ellerle beklerim
süt arabasını

tek kulaklı kedi
yalar gri ayağını

ve yanar kömür ateşi

dışarıda, çitteki küçük yapraklar
sapsarı
bir süt zarı bulanıklaştırır
denizlikteki boş şişeleri

görkem inmez yere

iki su damlası dengede durur
komşumun gül çalısında
çatallı yeşilde

ey dikenlerin kıvrık yayı

kınından çıkarır pençelerini kedi
döner dünya

bugün
bugün siyah cüppeli on iki sınavcımı
hayal kırıklığına uğratmayacağım
ya da yumruğumu sıkmayacağım
rüzgârın alayında

[1956]

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Sıska İnsanlar

Sıska İnsanlar

 

Her zaman bizimledir sıska insanlar,
Gri insanlar gibi yetersiz ebattalar

Sinema perdesi üstünde. Deriz ki
Gerçek değiller:

Bir filmdeler sadece, şer manşetleri
Yaratan bir savaştalar sadece.

Biz küçükken çok acıkmışlardı ve bir deri
Bir kemik kalmışlardı ve istemiyorlardı

Çöp gibi kollarının tekrar tombullaşmasını,
Kabartmış olsa da barış fare karınlarını

En vasat masanın altında bile.
O uzun açlık savaşı sırasında

Sıskalığı koruma yeteneklerini
Bulmuşlardı, daha sonra

Kötü düşlerimize gelmeyi, tehditkâr
Tüfekleriyle değil, sövgülerle değil,

Fakat sıska bir sessizlikle.
Pireli eşek derilerine sarılmış olarak,

Yakınmaksızın, her daim
İçerek teneke kupalardan sirkeyi: taşırlar

Kurayla belirlenmiş günah keçisinin
Dayanılmaz halesini. Geceleyin

Ayağını attığında ay
Çamurdan kulübesindeki yaşlı kadının avlusuna

Ay zayıf ışıktan kabuğa dönene dek soyar bıçağı,
Ayın cömert tarafından yağlı etini

Kesmekten kendini alıkoymaya oranla
Alıkonamaz artık bu denli sıska bir soy

Ecnebi kurbanlar misali
Kafanın büzülmüş ülkesinde,

Yabani ot gibi bir soy duramaz düşlerde.
Bu sıska insanlar yok etmezler şimdi

Kendilerini şafak griliğinin
Mavileşip, kızıllaşması misali, ve dünyanın

Çizgileri belirir ve renkle dolar.
Sürdürürler güneşli odada durmayı: Solar

Kenarları katmer güllü ve belemirli duvar kağıdı
İnce dudaklı gülüşleri altında,

Solar krallıkları.
Nasıl da desteklerler birbirlerini!

Kırlarımız ve yeterli derinliğimiz yok
Sert taburlarına karşı kale

Oluşturmaya. Bak, nasıl da yassılaşır ağaç gövdeleri
Ve yitirir güzelim kahverengilerini

Sıska insanların ormanda durmalarıyla sadece,
Bir eşekarısının yuvası misali dünyayı sıskalaştırıp

Daha gri yaparlar; kemiklerini bile kımıldatmadan.

[1957]


Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Brezilya

Brezilya

Kanatlı dirsekler ve göz oyuklarıyla
Çelikten gövde heykelleriyle bu insanlar
Belirirler mi,

Bulut yığınları hazır
İfade etmek için onlara,
Bu harika-insanlara! –
Ve bebeğim bir çividir
Çakılmış, tümüyle çakılmış.
Feryat eder kendi iç yağında

Koklar uzağı kemikler.
Ve handiyse neslim tükenmiş benim,
Üç dişinin keskinliğini hissederim

Başparmağım üstünde –
Ve o yıldızı,
Ve o eski öyküyü.

O patikada kuzular ve yük arabalarıyla karşılaşırım,
Kırmızıdır toprak, anne kanı misali.
Ey ışık huzmeleri gibi

İnsanları yiyen sizler, rahat bırakın
Bu tek
Lanetlenmiş aynayı,

Kumrunun katli yanında,
O görkemi
O gücü, o görkemi.

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Lesbos

Lesbos

Mutfakta ağılar!
Patatesler tıslar.
Budur bütün Hollywood, penceresiz,
Floresan ışığı gelip gider korkunç bir migren misali,
Cilveli kağıt soyunup dökünür kapılarda
Sahne perdeleri, bir dulun bukleleri.
Ve ben, aşkım, patolojik bir yalancıyım,
Ve çocuğum, baksana ona, yüzü yere dönük,
İpleri gevşemiş küçük kukla, tekmeleyerek geri çekilir.
Bu yüzden şizofrendir,
Yüzü kırmızı ve beyazdır, panik içindedir,
Kendi pencerenin dışına koymuştun kızımın kedi yavrularını
Bir nevi çimento kuyuya
Ki orada dışkı yapıp kusarlardı ve ağlarlardı ve kızım işitmezdi onları.
Kızıma tahammül edemediğini söylerdin,
Piçin kızı derdin.
Bozuk bir radyonun seslerden ve tarihten arındırılması gibi
Borularını üflersin, havada
Yeni olanın gürültüsü.
Kedi yavrularını boğmam gerektiğini söyledin. Onların kokusunu!
Kızımı boğmam gerektiğini söyledin.
İkisinde böyle çılgınsa, onunda keser gırtlağını dedin.
Gülümser bebek, o şişko salyangoz,
Dörtgen şekilli parlatılmış turuncu muşambadan.
Yiyebilirsin onu. Bir erkek çocuğudur O.
Benim için yeterince iyi değil kocam diyebilirsin.
Onun Yahudi-Anası bir inci gibi himaye eder onun tatlı eşeyini.
Bir bebeğin var senin, benim iki.
Cornwall açıklarında bir kayada oturmalı ve saçlarımı taramalıydım.
Kaplan desenli pantolon giymeliydim, bir ilişkim olmalıydı.
Başka bir hayatta karşılaşacağız, havada rastlaşacağız,
Ben ve sen.

Bu esnada donyağı ve bebek pisliği kokar her şey.
İlaçla sersemledim ve son uyku haplarımla aptallaştım.
Pişen yemeğin buharı, cehennemin buharı
Yüzdürür kafalarımızı, iki zehirli zıtlık,
Kemiklerimiz, saçımız.
Seni Yetim diye çağırıyorum, yetim. Hastasın sen.
Güneş çıbanlar oluşturur sende, rüzgâr verem eder seni.
Bir zamanlar güzeldin.
New York’ta, Hollywood’da, erkekler derdi: “Hazır mısın?
Haydi bebek, olağandışın sen.”
Yeltendin, heyecan olsun diye yeltendin.
İktidarsız koca bir kahve içmek için gelir usulca.
Tutmaya çalışırım onu,
Eski bir kutbu şimşeğe doğru,
Asit banyolarına, senin göklerine.
Hantalca dolaşıp aşar o plastik kaldırım taşlı tepeyi,
Kamçılı tramvay. Mavidir kıvılcımlar.
Saçılır mavi kıvılcımlar,
Kuvars misali dağılır milyon parçaya.

Ey mücevher! Ey değerli!
Liman ışıklarının üstünde
Sürükledi ay kendi kan torbasını
O gece, hasta
Hayvan misali.
Ve sonra normale döndü,
Katı ve ayrı ve beyaz.
Kumsaldaki pul ışıltısı öldüresiye korkuttu beni.
Avuç dolusu toplamayı sürdürdük, severek bunu,
Yoğurduk hamur gibi, melez bir beden misali,
İpek tanelerini.
Bir köpek topladı senin köpeksi kocanı. Devam etmişti.

Sessizim şimdi, nefret ediyorum
Gırtlağıma kadar,
Dolu, dolu.
Konuşmam.
Güzel giysiler gibi paketliyorum katı patatesleri.
Paketliyorum bebekleri,
Paketliyorum hasta kedileri.
Ey asit çömlekleri,
Aşkla dolusunuz. Bilirsiniz kimden nefret edeceğinizi.
Sarılıyor zincirine ve demir küresine
Denize açılan kapının altında,
Oradan girer deniz, beyaz ve siyah,
Sonra kusar adamı geri.
Bir sürahi misali, doldurursun adamı her gün ruh özüyle.
Çok bitkinsin.
Sesin kulağımda küpe.
Kanat çırparak ve emerek, kanı seven yarasa.
İşte budur. İşte bu.
Bakarsın kapıdan dışarı,
Hüzünlü kocakarı. “Her kadın bir orospu.
Onlarla iletişimim koptu.”

Görürüm hoş dekorunun
Üzerine kapandığını bir bebeğin yumruğu gibi
Ya da bir anemon gibi, denizden gelen
Bu sevgiliyi, bu kleptomanı.
Hâlâ çiğim.
Geri gelebilirim derim.
Yalanlar ne içindir bilirsin.

Senin Zen cennetinde bile buluşmayacağız.

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Yaralanış

Yaralanış

Beneğe kadar taşıyor renk, donuk mor.
Bedenin geri kalanı büsbütün çalkalanmış,
İnci rengi.

Bir kaya oyuğunda
Emiyor deniz saplantılıca,
Denizin bütün ekseni üstünde bir oyuk.

Bir sineğin boyutu,
Kaderin işareti
Sürünerek iniyor duvardan.

Kapanır yürek,
Geri kayar deniz,
Örtülür aynalar.

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Gardiyan

Gardiyan


İçyağı terler gecem onun kahvaltı tabağına.
Mavi sisin aynı afişi dönerek alır yerini
Aynı ağaçlarla ve mezar taşlarıyla.
Anahtarların şıngırdatıcısının
Bütün becerebildiği bu mudur ki?

Uyuşturuldum ve iğfal edildim.
Yedi saat fırladı beynimin sağından
Dinlenebileceğim
Siyah bir çuvala, cenin ya da kedi,
Onun ıslak düşlerinin kaldıracı.

Bir şey yitti.
Uyku hapım, kırmızı ve mavi zeplinim,
Korkunç bir irtifadan salıverir beni.
Parçalanır kabuğum,
Dağılırım kuşların gagalarına.

Ah küçük matkaplar!
Şimdiden tümüyle delinmiş bu kağıtsı gün!
Yakıp durur beni sigaralarla,
Pembe pençeli zenci bir dişiyi taklit ederek.
Ben kendimim. Yeterli değil bu.

Hararetim damlar ve katılaşır saçımda.
Kaburgalarım görünür. Ne yemiştim ben?
Yalanlar ve gülüşler.
Gökyüzü bu renk değildir kesinlikle,
Çayır dalgalanırdı kesinlikle.

Bütün gün, yanmış kibritlerden kilisemi tutkallarken,
Büsbütün başka birini düşlerim.
Ve O, bu tahrip için,
Acı verir bana, hilebâzlığın
Zırhını kuşanarak.

Hafıza kaybının azametli, soğuk maskeleri.
Nasıl geldim buraya?
Belli belirsiz suçluyum,
Çeşit çeşit ölürüm –
Asılırım, açlıktan ölürüm, yakılırım, kancalara geçirilirim!

Cinsel iktidarsız tasavvur ederim Onu
Uzaktaki bir şimşek misali,
Ki hayalet tayınımı yemişimdir Onun gölgesinde.
Ölmesini ya da gitmesini isterim.
Bu, galiba, imkânsızlıktır,

Bu özgür olmaktır. Ne yapardı karanlık
Yeme heyecanı olmaksızın?
Ne yapardı ışık
Bıçaklayacak gözler olmaksızın, ne yapardı O
Bensiz, ne, ne?


Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Çocuksuz Kadın

Çocuksuz Kadın


Dölyatağı
Titretir zarını, kendisini
Boşaltır ay gidecek yeri olmayan ağaçtan.

Hatları olmayan bir eldir manzaram,
Yollar demetlenmiş bir düğümde,
Kendi düğümüme,

Kendi gülümdür üstesinden geldiğin –
Bu beden,
Bu fildişi

Bir çocuk çığlığı gibi imansız.
Örümcek misali, eğiririm aynaları,
Sadık kalarak görüntüme,

Anlatacağı ancak kandır –
Bak tadına, koyu kırmızı!
Ve ormanımdır

Cenaze törenimdir,
Ve bu tepedir ve bu
Işıldamasıdır cesetlerin ağızlarıyla.


Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Ölü Doğmuş

Ölü Doğmuş

Yaşamaz bu şiirler: hüzünlüdür bu teşhis.
Yeterince büyütmüşler ayak ve el parmaklarını,
Yoğunlaşmaktan şişmiştir küçük alınları.
Dolanıp dururken yitmişlerse insanlar gibi
Görmediklerinden değil anne sevgisini.

Ah açıklayamıyorum onlara ne olduğunu!
Biçimleri ve sayıları ve bütün parçalarıyla uygunlar.
Salamura sıvısında öyle hoş otururlar!
Gülümseler bana ve gülümserler ve gülümserler.
Fakat gene de dolmayacak ciğerleri ve atmayacak yürekleri.

Domuz değiller, balık bile değiller,
Kendilerinde bir domuzun ve bir balığın edası olsa da –
Yaşasalardı daha iyi olurdu, ve bunun için vardılar.
Fakat ölüler şimdi, ve anneleri ölüme yakındır umutsuzlukla,
Ve aptalca bakıp dururlar ve konuşmazlar anneleri hakkında.

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Lorelei

Lorelei

 

İçinde boğulası bir gece değildir bu:
Bir dolunay, siyah akıyor nehir
Mülayim ayna parıltısı altında,

Mavi suyun pusları düşüyor
Balık ağları gibi perde perde
Balıkçılar uyusa bile,

Ağır kale kuleleri
Çiftliyorlar kendilerini aynada
Büsbütün durgunluk. Gene de bu şekiller yüzer

Bana doğru yukarı, sıkıntıya sokarak
Huzurun yüzünü. Ayakucundan
Yükselirler, uzuvları zenginlikle

Hantal, yontulmuş mermerden
Daha ağır saçları. Şakırlar
Olabildiğinden çok daha dolu

Ve berrak bir dünyayı. Bacılar, şarkınız
Sarmal kulağın duyması için
Aşırı ağır bir yük taşır.

Burada, iyi yönetilen bir ülkede,
Dengeli bir yönetici altında.
Uyumla çılgına dönmüş

Olağan düzenin ötesinde,
Kuşatır sesleriniz. Yerleşirsiniz
Kâbusun meylettiği resiflere,

Emin sığınak vaat ederek;
Gündüzün, ateşli konuşarak
Beyin donukluğunun sınırlarından, çıkıntıdan

Yüksek pencerelerden de. Sessizliğiniz
Çıldırtan şarkınızdan bile
Daha da kötü. Buz kalpli

Çağrınızın kaynağında –
Büyük derinliklerin sarhoşluğu.
Ah ırmak, görürüm sürüklendiğini

Gümüş akışının derininde
Huzurun o büyük tanrıçalarını.
Taş, taş, taşı beni aşağı.

 

Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy

Laleler

Laleler


Laleler de çok kışkırtıcıdır, kıştır burada.
Bak nasıl da beyaz her şey, nasıl sakin, nasıl kar altında
Huzuru öğrenirim, uzanarak kendi başıma sessizce
Nasıl uzanırsa ışık bu beyaz duvarlara, bu yatağa, bu ellere.
Kimse değilim ben; ilgim yok patlamalarla.
Adımı ve günlük giysilerimi teslim ettim hemşirelere
Ve geçmişimi anesteziciye ve bedenimi cerrahlara.

Dayadılar başımı yastıkla nevresime
İki beyaz göz kapağı arasında kapanmak istemeyen göz misali.
Aptal göz bebeği, her şeyi içine almak zorunda sanki.
Hemşireler gelip geçer, dert değil onlar,
Beyaz başlıklarıyla giderler karaya doğru uçan martılar misali,
Elleriyle bir şeyler yaparlar, birbirlerine benzerler,
O yüzden kaç tane olduklarını söylemek imkansız.

Onlar için bir çakıl taşıdır bedenim, üzerinden akarken
Suyun çakıla davrandığı gibi davranırlar, teskin ederler usulca.
Parlak iğneleriyle hissizleştirirler beni, uyuturlar.
Artık kaybettim kendimi, bezdim bagajlardan –
Marka deri çantam kara bir ilaç kutusu gibi,
Kocam ve çocuğum gülümser aile fotoğrafından;
Saplanır derime gülüşleri, gülümseyen küçük çengeller.

Bıraktım her şeyi, inatla adıma ve adresime iliştirilmiş
O otuz yaşındaki yük kayığını.
Pansuman yaparak temizlediler beni sevdiğim çağrışımlardan.
Yeşil plastik yastıklı tekerlekli yatakta korkmuş ve çıplak
İzledim çay takımımın, ketenli çekmecelerimin, kitaplarımın
Batarak kaybolduğunu, ve kafamın üzerine çıktı su.
Bir rahibeyim şimdi, bu denli arınmamıştım hiç.

Çiçek istememiştim, istediğim sadece
Ellerimi çevirerek uzanmak ve büsbütün boş olmak.
Ne özgürlüktür bu, bilemezsin ne özgürlüktür –
Öyle büyük ki huzur, afallatır seni,
Ve bir şey istemez, bir künye, birkaç ıvır zıvır.
Ölülerin vardıkları yerdir bu, nihayetinde; tasavvur ederim
Kapatırken ona ağızlarını, bir Komünyon hapı misali.

Laleler çok da kırmızılar öncelikle, incitirler beni.
Hediye kağıdı arasından bile işitirim onların soluklarını
Usulca, beyaz kundaklarının arasından, korkunç bir bebek gibi.
Kırmızılıkları konuşur yanıtlayan yaramla.
Hilekârdır onlar: beni batırdıkları halde, su üstünde yüzer gibiler,
Asabımı bozar onlar apansız dilleriyle ve renkleriyle,
Bir düzine kırmızı kurşun sonda boynumun etrafında.

Daha önce kimse izlemedi beni, şimdi izlenirim.
Döner laleler bana, ve ışığın günde bir kere yavaşça
Bollaştığı ve yavaşça azaldığı pencere ardımdadır,
Ve görürüm kendi kendimi, yassı, gülünç, güneşin gözüyle
Lalelerin gözleri arasında kesilmiş bir kağıt gölgesi gibiyim,
Ve yüzüm yok benim, kendi kendimi yok etmek istemiştim.
Hayat dolu laleler yer benim oksijenimi.

Onlar gelmeden önce yeterince dingindi hava,
Gelip giderek, her bir solukta, yaygarasızca.
Sonra doldurdu laleler havayı yüksek bir ses gibi.
Şimdi takılıp durur hava ve anaforda dönenir bir nehir misali
Takılıp durur ve anaforda dönenir pas kızılı batık bir motor gibi.
Kendini adamadan eğlenen ve dinlenen
Mutlu dikkatimi yoğunlaştırırım onlara.

Duvarlar da kendilerini ısıtır sanki.
Parmaklıklar ardına konmalı laleler tehlikeli hayvanlar misali;
Açılmışlar bazı dev Afrika kedilerinin ağzı gibi,
Ve farkındayım kalbimin: açılır ve kapanır
Kızıl goncalar kâsesinin bana duyduğu saf sevgiden.
Tattığım su sıcak ve tuzlu, deniz gibi,
Ve sıhhat gibi uzaktaki bir ülkeden gelir.


Sylvia Plath (1932-1963, ABD)
Çeviren: İsmail Haydar Aksoy